O yerlerde sessizlik,
geleneksel bir kış alışkanlığıydı.
O şehir bizim kaderimizdi. Şehrin sokaklarına heybetle
inen ayaz, daha iyiydi evlerdeki yoksul sobalardan; daha
iyiydi gökyüzünden dökülen karları düş kurarak
seyretmek... Kaderi o şehir olan birileriyle üşümek,
daha iyiydi başka yerlerde yalnız başına ısınmaya
çalışmaktan...
O zamanlar suskun bir çocuktun sen. Uzaklara bakar,
derinden düşünürdün. Konuştuğun zaman eksik konuşurdun.
Eksik konuşmak senin için hayatın anlamını fark etmekti,
onaylamadığın bir hayatı değiştirmeye çalışmaktı.
Uzun suskunluklar, bizi birlikte yürümeye davet ederdi.
Yağan kar altında uzaklara yürürdük. Döneceğimizi
bildiğimiz halde hiç dönmeyecekmiş gibi… gideceğimiz bir
yer olmadığı halde bir amacımız varmış gibi yürürdük.
Donmuş ayakuçlarımız sızlardı. Karda yol almak
gerçeklerle yaşamaya benzeyene kadar yürürdük. Hayatın
gerçeklerini yaşamaya alışmaktı karda yürümek...
Çarpardı ayaz… Yüzümüz hep yerde olurdu bu anlarda…
Hayatın estetik bir koridoruydu çünkü içerisinden
geçtiğimiz… Dokunaklı bir saygıyla geçerdik hayatın
içerisinden… Lütfedilmiş beyaz topraklarımızdan
ruhumuzla geçerdik; Konuşarak, doğrularımızı ve
hayallerimizi birbirimize açarak geçerdik.
O beyaz şehirde mahsur kalmıştı hayatımız… Veya
hayatımızda mahsur kalmıştı o beyaz şehir… Birlikte
adımlardık dokunulmamış beyaz bir örtüyü.
Kimse ruhunu saklayamazdı o beyaz örtüde... İç dünyalar,
dışa aksederdi. Kar yağarken dekorlar susardı, arka
planlar susardı, renkler susardı. İnsan, en yalın ve
belirgin haliyle ortaya çıkardı. Detayları kaybolmuş bir
merkez olurdu hayat… Her şey en keskin anlamını orada
bulurdu. Bir gülümseme, bir öfkelenme, bir yüz ifadesi,
dekorun saklanmasıyla hiç olmadığı kadar belirginleşirdi
o beyaz örtüde, o kışlarda… Duygular duru bir su gibi
meydana çıkardı. Hayat budur, derdik, insan budur, his
budur… Hiçbir yerde olamayacağı kadar burada devran
sürer hayat, diye düşünürdük.
İlk karlar düştüğünde, elbiselerle birlikte hayat da
değişirdi. İçimizi rahatlatan bir duygu aramaya
başlardık, dağları ve ormanları seyrederken… Renkler
bizi tedirgin ederdi, üstünlükleri ve farklılıkları
sevmezdik. İlk karlar en çok renkleri ve üstünlükleri
ortadan kaldırmaya yarardı zaten... Beyaz bir örtü her
yeri eşitlerdi. Her yer ve herkes birbirini andırırdı…
İlk karlarda anlardık, çok da farklı olmadığımızı,
herkese benzediğimizi, herkesten biri olduğumuzu… Bu
bizi rahatlatırdı hep!.. Kendi ağrılarımızdan, herkese
benzemek yoluyla kurtulurduk.
İlk karlar yağdığında, üzülmezdik kimse için... Uzak
şehirlerde geceyi sokakta geçiren insanlar varmış, bunu
bilmezdik. Aç ve muhtaçlarla aynı gezegende olduğumuzdan
habersizdik. Bilmezdik insanların, evlerini terk edip
gidebileceklerini bu havalarda... Yardım ellerini
birbirlerinden bu havalarda bile çekebileceklerini…
İlk karlar yağdığında, insanların yakınlaştığını,
birbirlerine sığındıklarını, ne olursa olsun yaza kadar
birbirlerini destekleyeceklerini düşünürdük.
İlk karlar öyle bir ritimle yağardı ki, kaderimiz olan o
karlı şehirde hayatımız sürüp gidecek sanırdık. Kar
yağmaya başladığında yeni bir dünya kurulurdu
şehrimizde… İnsanların yüzleri beyaz bir ışıkla
aydınlanırdı. Dünyadan git gide uzaklaşmakta olan bir
gezegene binerdik, içimize kapanırdık yani... Yakın
şehirler uzaklaşırdı, uzak insanlarsa yakınlaşırdı
birden... O kışlarda, o kasabalarda, o ritmik yağışlarda
birbirimizi derinden keşfederdik.
Yolların kapanacağı günleri heyecanla beklerdik. Artık
bir an önce maddeye kapalı, manaya açık bir şehir
olmalıydı şehrimiz…
Ama suskun bir çocuktun sen yine de... Yolların
kapanmasını bile konuşmadan, uzaklara bakarak beklerdin.
Konuşmak zorunda kalmamak demekti çünkü yolların
kapanması… Doğru bulmadığın bir hayatın sana ulaşmasını
engellemekti yolların kapanması…
O zamanlar uzak şehirlerde bize acıyan insanlar olurdu.
Hayatları bizimkinden daha trajikti aslında onların…
Yollarımızın kapalı oluşuna, dünya ile bağımızın
kopuşuna dertlenirlerdi belki…
Oysa bilsinler isterdik, aslında sandıkları kadar
üşümediğimizi… Ve üşümenin kutsal bir duygu olduğunu…
Açılan ruh yollarımızın yanında, kapanan coğrafi
yollarımızın bir şey ifade etmediğini… İsterdik aslında
bizim değil onların kendi yollarının, insani bağlarının
kopmuş olduğunu hatırlatmayı… Kimsenin kimseyi
anlayamadığını, fark etmediğini, önemsemediğini anlatmak
isterdik.
Yolları kapanmış, başka yerlerle ilişkisi kesilmiş
şehirlerde iki ayrı dünya olurduk. En çok bir inzivaya
benzerdi yaşadıklarımız. Haber bültenleri bile haber
alamazdı ruh şehrimizden… Bunu fırsat bilir,
birbirimizin öykülerinde uzun yolculuklara çıkardık.
İnsanları en çok yollar kapandığında tanırdık çünkü...
Dış dünyadan yoksunduk ama içimiz durmadan genişlerdi.
Başka şehirlerdeki çocuklar gibi kış gecelerinde hayatın
anlamını aramazdık. Çünkü hayatın ortasındaydık, hiç
eksiltmeden duyardık hayatı… O sonsuz şiire dokunurduk,
onu en sahici şekliyle, en özel gerçekliğiyle
hissederdik.
Dikkatimiz kış kadar diri olurdu kar yağarken…
Annelerin bakışlarından derin manalar çıkarırdık.
Babaların yüzlerine dikkatle en son baktığımız
zamanlardı, belki o kutsal kışlar… Eşyalarımızın
çizgilerine kadar inerdik, o çizgilerde başka dünyalar
kurgulardık. Masalarımız, sandalyelerimiz, kullanılacak
olan eşyalarımız olmaktan çıkar, insanlaşır, ruhlaşır ve
bizimle iletişime geçerdi… Detaycıydık, konuşurduk
evimizle barkımızla, kimselerle konuşmadığımız kadar
konuşurduk. Sesi çıkmayan bir dille, bir iç sesiyle
konuşurduk her şeyle, bir yürek sesiyle konuşurduk…
Yolların açılmasını istemezdik hatta… Yolların açılması
hayatın, kuralların, ruh darlıklarının yeniden başlaması
demekti. İşlerin, hesapların, sıkıntıların yeniden bize
ulaşması demekti. Yolların açılması çekildiğimiz ruh
mağaralarımızdan çıkmak zorunda olmamız demekti.
Heyecanla yol açma makinalarını gözleyenler bile, o
yolun açılmasını istemeyen bir his taşırlardı içlerinde,
bunu keşfederdik.
Yollar kapandığında keşfedilmemiş bir ada halkı olurduk
o kasabada... Bulunmamış bir kabile olurduk, evet.
Birbirine sığınmışların kabilesiydik, ruh mağaralarında
yaşayanların kabilesiydik, kimse kimseyle rekabet etmeyi
düşünmezdi.
Kar yağarken, kışın ardındaki bahar bir türlü
görünmezdi. Sonsuzluk edasıyla yağardı, kaderimiz olan
şehre kar... Yavaş yavaş ölürdü içimizdeki dünya
sevgisi… Yaşlı gezegene olan itimadımız durmadan
azalırdı… Eksilirdi maddeden beklediklerimiz… Kopardı
ruhumuz, o uzun gurbetinden… Birbirimizi daha derinden
tanımaya dalardık. Düşlerimizi, hayattan
beklediklerimizi, korkularımızı paylaşırdık.
Birden aramıza yeni bir sessizlik daha girerdi. Büyük
hayatları düşünürdük. Dava adamlarını, evliyaları,
idollerin kurucularını, sanatı hayatı olmuş insanları
konuşurduk. Bu dünyadaki ruhsuzlaşmaya karşı nasıl
kahramanca karşı durduklarından bahseder,
heyecanlanırdık. Özenirdik onlara hatta… Yolları
kapalıydı şehrimizin, yine de bazıları acele eder, kışta
gelir, penceremizden başka pencereler gösterirlerdi.
O kışlarda, hayatı dar pencerelerden seyretmek zorunda
kalan yaşlılar kadar olgunlaşırdık artık. Bilgece
bakardık uzaklara, bir anlam, bir derinlik bulmuş gibi
bakardık pencerelerden… Oysa bulduğumuz şey bizim
kendimizdi, dünyada kar altında kalmış bir kabilenin
küçük bir detayı oluşumuzdu seyrettiğimiz... Aynı
noktayı keşfetmişiz gibi, konuşmadan dikkatle bakardık
uzaklara… Hayır hayır, uzaklara değil, pencerelerden
ruhlarımıza bakardık aslında, beyaz ve sonsuz bir
perdede nasıl yükseldiklerine bakardık ruhlarımızın...
Bazen hiç durmadan yağardı kar… Günlerce, haftalarca
kesintisiz yağardı kar... İçimizdeki ruh mağarasında bir
sıkıntı başlardı artık. Aniden başka insanlar görmek,
başka şehirler tanımak isterdik. Hayat, işler,
sorumluluklar ve dertler yeniden başlasın isterdik.
Bilge çocuklardık ama dayanamazdık uzun ruh
terbiyelerine… Renkler başlasın, üstünlükler başlasın,
bu toplu inziva sona ersin, farklılıklarımız ortaya
çıksın isterdik.
Buna rağmen buz tutardı kaderimiz olan şehir… Kaderimiz
gibi buz tutardı. Aküsü bitecek olan bir minibüsün
yolcuları olurduk. Yolculuk hayat gibi kaygan bir
zeminde geçerdi. Yolun bir yerinde, yol kenarında
biriken karlara saplanırdık. Fırtınanın ortasında
yardımsız kalırdık. Göz göze gelmezdik buna rağmen…
Uzakların olmadığı bir yerde, yine de uzaklara bakan bir
gözle camlardan dışarıya bakardın. Bu yol çok kaygan, bu
hayat durmadan sekteye uğrayacak, derdin…
Bu hayatı izlemekle, bu hayatı yaşamak arasında kararsız
kalırdık böyle anlarda...
Kar, ölüm getirmezdi asla, kutsal bir beyazlıktı çünkü
o… Yine de korkardık ölümden… uzak ülkeler gibi
gurbetleşmekten korkardık. Her şeye rağmen yollarda
mahsur kalmak daha iyiydi, o yoksul sobaların etrafında
ısınmaktan, daha iyiydi hayatı izlemek yerine,
ortasından yaşamak, o dokunaklı havalarda…
Yolda mahsur kalmak, bu hayatta ilk karşılaştığımız
serüvendi. Hiç bitmezdi konuşmalarımız… Hiç yabancılık
çekmezdik birbirimize. Çünkü hayatın en sahici tarafında
birlikte geçmişti yolculuğumuz… Hayatın, ölümün,
yaratılışın, kazanmanın ve kaybetmenin kesiştiği
gerçekçi bir kavşakta olmuştu o konuşmalar… İlk karlarda
tanımaya başlamıştık birbirimizi…
Bazen kar fırtınaları başlardı şehrimizde… Bir kayıplık
duygusu içimize sorgusuz yerleşirdi. Hayatın çemberi
durmadan daralırdı. Hayatı izlemek yerine onu yaşamak
fikrimizden vazgeçerdik. Yoksul sobaların başında
ısınmak daha iyi gelirdi bu kez, hayatın içerisinde yer
almaktan… Yoksul sobalardan beklenmedik anlarda çıkan
sesler gibi kesik kesik konuşurduk birbirimizle...
Manalı olup olmadığına bakmadan, işe yarayıp
yaramadığını kontrol etmeden sözlerimizin… Konuşurduk.
Suskun bir çocuktun sen, konuştuğunda eksik konuşurdun.
Eksik konuşmak, senin için kar altında kalmış bir
şehirde ruh terbiyesiydi. Suskun olmak senin için o dar
pencerelerden uzaklara bakarken, yeni bir derinlik
bulabilmendi. Suskun olmak, mahsur kaldığımız bu kısa
vakitlerin er–geç sona ermesine gösterdiğin gizli bir
serzenişti.
Bugün, yıllar sonra yani, başka bir şehirde, işten eve
dönerken, karla karışık bir yağmur yağdı. Kimsenin fark
etmediği gizli bir kar yağışıydı bu... Yılın ilk
karıydı. Hatıraları birleştiren bir incelikle yağıyordu
kar… Tıpkı o eski hatıralarımız gibi, kesik kesik
yağıyordu... Sessizliğin içerisinde gizlenmiş eksik
konuşmaların gibi, yağmurun içerisinde gizlenmiş
yağıyordu kar...
Ama bu kez renkleri ve üstünlükleri örtmüyordu, garip…
Ruh yollarımızı açmıyordu kar... Kaderimiz olan şehre
yağar gibi yağmıyordu. Duyulmuyordu hiç, eksik ve
derinden konuşmaların... Onaylamadığımız bir hayatı
değiştirmeye çalışmıyordum yalnız başıma…
Hiç dönmeyecekmiş gibi yürüyemiyordum üstelik kar
yağarken… Gerçeklerle yüz yüze gelmeye benzememişti kar,
bu kez… Yüzüme çarpmıyordu, hayatın gerçekleri gibi…
Duyguları ve insanları belirginleştirmiyordu kar; her
şeyi eşitlemiyordu artık, nedense…
Hallerine eseflenecek insanlar vardı bu dünyada bir de…
İnsanları birbirine yakınlaştırmıyordu kar, bunu aniden
hissettim… Yolların kapanması da ihtimal değildi. Ruh
yollarımız açılmayacaktı bu kez. Birbirine sığınmışların
kabilesinde buluşamayacaktık seninle…
Bu defa dünya sevgim azalmıyordu, kar yağarken…
Pencerelerde dava adamlarını göremiyordum, evliyaları, o
büyük sanatçıları… Yolda mahsur kalamıyorduk istesek
bile, yollarımız bir türlü kapanmıyordu aslında…
Yine de derin suskunluklarını, ruh arkadaşlığımızı, bir
inzivaya benzemiş hayatımızı hatırlatırcasına yağıyordu,
yağmurun içerisinde gizlenmiş bir kar yağışı...
Bugün, yıllar sonra yani, başka bir şehirde üstelik,
yalnız başıma bir caddede yürürken, yağmurun içerisinde
gizlenmiş bir kar yağışında, dediğim gibi, ruhumun eski
bir yolculukla kaybolup gittiğini hissettim.
O yolculuk sana çıkıyordu, o suskun haline çıkıyordu, o
suskun halindeki derin anlamlara çıkıyordu. Kar yağarken
bütün bütün ruh kesilmiş kaderimiz olan şehrimizden
geçiyordu o yolculuk…
Bu hayat o hayat değil, bu şehir o şehir değil,
biliyorum, yağan kar, o sırlı anlamlarla yağan kar
değil, sen gelebildiğim bir yerde değilsin, bendeki
suskunluk senin suskunluğunun sonucu olan bir suskunluk
değil! Bu başka bir şey.
Yağmurun içerisinde saklı bir kar yağışı altında, yalnız
başıma bir caddede yürürken, bu hayatın eskiden olmadığı
kadar kayganlaştığını... O yoksul sobaların içerisine
bir türlü sığmayan nesneler gibi, dokunaklı hatıraların
ruhuma sığmadığını anlayıp, evime geri dönüyorum.
O yoksul sobaların hiç beklenmedik bir anda tamamen
sönmesi gibi, her şeyi bir anda unutarak -kesik kesik
bir rahmet duasıyla- evimin kapısından içeriye
dokunaklı bir saygıyla giriyorum.
Evimdeyse kutsal bir üşümesin artık. Zor değil, ağır
değil, iyi olan bir kutsal üşümesin sen. Hayatın gibi
iyi, aydınlanmış yüzün gibi iyi bir üşümesin sen benim
için.
Ömür Öztürk
Genel Sekreter